Gündem

İŞGAL VE ESARETTEN TAM BAĞIMSIZ TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NE

Bugün temeli tam bağımsızlık ve milli egemenlik ilkesine dayalı Cumhuriyetimizin 97. yılına girdik. Kutlu olsun!

Yaklaşık bir asırdır cumhuriyetle yönetiliyoruz. Cumhuriyet öncesi iki kutuplu, çok dinli ve çok uluslu monarşik bir devletin tebaasıydık.

Yeniliğe kapalı toplum yapısının en tepesindeki ayrıcalıklı sınıfların yönetiminde askerlik, zanaatkârlık ve çiftçilik işleri yapardık.

Devleti koruyacak ve yükseltecek milli bilinç sahibi orta sınıftan ve sermaye girişiminden yoksunduk.

Ekonomik gelişmenin öncüsü bir bankamız dahi bulunmuyordu. İktisadi hareketlere sempatik bakılmaz, hayır işleri dışındakiler engellenirdi.

Aydınlanma çağında teknolojinin gücüne ve özgürlük isteklerine yenilmiştik.

Milliyetçi ve emperyal akımların etkisinde at üstünde yalın kılıç kazandığımız topraklar elimizden alınıyordu.

Yedi cephede savaştığımız birinci dünya savaşından yenik çıkmıştık.

30 Ekim 1918'de imzalanan Mondros Antlaşmasıyla teslim olmuş, Sevr Antlaşması ile paylaşıma ve yıkılışa rıza göstermiştik.

Siyasi coğrafyamızda devletler kuruluyordu. Anadolu işgal ediliyor, ordularımız silah bırakıyor, askerlerimiz terhise gönderiliyordu.

Ekonomi çökmüştü. Yağma, açlık ve salgın hastalıklar yayılmıştı. Halkın canı, malı ve namusunun kıymeti kalmamıştı.

Mutasarrıflıklar, askeri garnizonlar, limanlar, hudut kapıları yabancıların yönetimine geçmişti.

Atatürk, İstanbul'dan yürütülecek siyasi bir mücadeleden öte Anadolu'ya geçerek savaşmaya karar vermişti.

Hürriyet meşalesini 19 Mayıs 1919'da Samsun'da yakmıştı. O'na inanmış, desteklemiş, etrafında kenetlenmiş, yürekten sevmiştik.

Her türlü ihanet, isyan ve zorluğu görüp, yaşamasına rağmen önümüzde; Milletin ve devletin özgürlük tutkusundan vazgeçmeyen, canı dâhil her şeyini halkına adayan Atatürk vardı.

İşgale ve esarete karşı vereceğimiz savaşın heyecanı dalga dalga Anadolu'ya yayılıyordu. Sivil direniş örgütleri kuruluyor, ordularımız yeniden konuşlanıyordu.

Padişahın, hükümetin ve devlet gücünü elinde bulunduran diğerlerin İstanbul dışında pek bir hükmü kalmamıştı.

Varımız yoğumuzla, gencimiz yaşlımızla, kadınımız erkeğimizle katıldığımız özgürlük savaşının üstünüydük.

Dünya, bir milletin haklı davasındaki başarısını duymuştu.

Şimdi! Atatürk'ün hedefinde stratejik bir devrimin planlaması vardı. Din ve tarım ağırlıklı 600 yıllık imparatorluğu ortadan kaldıracak, rejimini kökten değiştirecekti.

Zaferleri acele edenlerin değil akıl ve gücünü sona saklayanların kazandığını biliyordu. Bunun için öncelikle hem barışı sağlamalı hem de İstanbul'u işgalden kurtarmalıydı.

Bu arada beraber çalışmayı artık mümkün görmediği kurucu meclisin de yenilenmesi gerekiyordu.

Birinci dünya savaşının galibi mağluplar ile 20 Kasım 1922'de İsviçre'nin Lozan şehrinde başlatılan barış görüşmelerinden sonuç alınmış, 24 Temmuz 1923'te barış antlaşması imzalanmıştı.

Böylelikle uluslararası alanda bile Osmanlı monarşisinin yerini yeni Türk devleti almıştı.

TBMM'si hükümeti 23 Nisan 1920'de üstlendiği büyük görevini tamamlamıştı. 28 Haziran 1923'te milletvekilliği seçimleri yapılmış, Müdafai Hukuk Cemiyeti olağanüstü başarı elde etmişti.

Bu gelişmeyle cumhuriyetin ve büyük devrimlerin önü açılmış, saltanatçı vekiller devre dışı bırakılmıştı.

İngiltere, 13 Kasım 1918'de işgal ettiği İstanbul'u yönetmekteydi. Türk ordularına Çanakkale boğazı üzerinden İstanbul'a harekât emri verilmişti.

İzmir'den hareket eden süvarilerimiz 6 Ekim 1923'te İstanbul'a girdiğinde, son İngiliz askerleri İngiltere'ye dönmek üzere boğazda demirledikleri savaş gemilerine çekiliyordu.

Yabancı asker postallarının beş yıldır çiğnediği İstanbul'un ikinci fethi gerçekleşmişti. 465 yıllık başkent geri kazanılmıştı.

Artık! Zaferleri siyaseten taçlandıracak büyük devrimin zamanı gelmişti.

29 Ekim 1923 Pazartesi günü TBMM açılmıştı. 1920 Anayasasının birinci maddesine “Türkiye Devleti'nin hükümet şekli Cumhuriyettir” cümlesinin eklenmesini öngören tasarı genel kurula okunmuştu.

Kanun tasarısı meclis üyelerinin oybirliği ve alkışlarıyla kabul edilmiş, devletin yönetim şekli “cumhuriyet” olmuş, Atatürk ilk cumhurbaşkanımız seçilmişti.

Bütün bu kazanımlar akıl ve bilimin ışığında ilerleyen Atatürk'ün eseriydi.

Bir toplum, binlerce yıldır yaşayan ağaçların ölümsüzlüğü gibi çağların içinden çıkıp gelen bir kahramanın önderliğinde ortaçağın karanlığından kurtarılmıştı.

Eğer! Egemenliğin kayıtsız ve şartsız millete ait olduğu Cumhuriyetimizi yaşatmak istiyorsak; Atatürk'ün geleceğimize emanet bıraktığı cumhuriyetin nedenselliklerini anlamak zorundayız.